Dünkü yağmurlu havadan sonra tükenen enerjimi bugün kendimi eve kapatarak yeniden kazanmak istedim. Eski fotoğraflara baktım, birkaç kitap karıştırdım, blog’larda gezindim. Etrafımdaki insanların bir 5 sene önceki hayatlarına bir de şimdiki hayatlarına baktım. Yüzler, kıyafetler, aktiviteler değişirken bazı şeyleri kaybetmeye başladığımızı farkettim. Zaman geçtikçe, yaşımız büyüdükçe doğal olarak özgürleşmişiz. Toplumsal düzeyde özgürleşmeden pek emin olamasam da kişisel düzeyde özgürleştiğimiz çok açık. Bu iyi bir şey gibi görünse de aklıma şöyle bir soru getiriyor: Özgürleştikçe bir şeyler kaybediyor olabilir miyiz? En basitinden duygusal meselelere bakalım. Hepimizin lisede bazı ilişkileri oldu; ve açıkçası her biri şimdiye oranla çok daha kolaydı. Belki toplum baskısından belki de şimdiki gibi her şeye kolay ulaşamamamızdan eskiden tek bir şeye, tek bir duyguya, tek bir şeye bağlı kalabiliyorduk. Ancak şimdi her şeye anında ulaşabildiğimizden midir nedir doyumsuzluğumuzun bu günlerde tavan yaptığını görüyorum. Bir şeyleri, birilerini sürekli istiyoruz ve elde ettiğimiz zaman hemen bir başka şeyi isteyebiliyoruz. “İnsan” dediğin bir türlü doymuyor, doymak bilmiyor, bu doyumsuzluğunun yanı sıra bir de tahammülsüz hale geliyor. Bencilleşiyoruz; çünkü hepimiz kendimizi “en iyi, en değerli” sanıyoruz. Bu tavrımız ilişkilerimize de yansıyor. Karşımızdaki insana karşı taviz sınırlarımız daralıyor. Biri canımızı sıktığı zaman hemen ondan vazgeçebiliyoruz; ve hayatımız sanki o hiç olmamışçasına devam edebiliyor.
Kendi adıma bundan 5 sene öncesine baktığımda ne kadar özgürleştiğimi görebiliyorum. Ekonomik özgürlüğümü kazandım, maddi bakımdan ailem dahil hiç kimseye bağımlılığım yok. Ailem hiçbir zaman baskıcı olmadı ancak eskiden olan “küçük izin alma törenleri” artık tabi ki yok. Ne istersem onu yapabiliyorum, istediğim her şeyi istediğim şekilde yaşayabiliyorum. Fikirlerim zaman içinde değişti ve gelişti. Artık bazı şeylerde kendimi çok daha açıkça ifade edebiliyorum. Bu özgürlük kendimi çok güçlü hissetmemi sağladığı için bazen gereğinden fazla despot bir karakter de olabiliyorum. “Kendi hayatımın patronu benim, her şeyi ben yönetirim, benim için en iyisini ben bilirim” düşüncesiyle ultra bencil bir şekilde isteyerek veya istemeyerek etrafımdaki insanları bir kalemde silip atabiliyorum. Para kazanmayı ve yaptığım işi çok seviyorum; bu alanda başarı elde ettikçe daha da iyi hissediyorum. Hatta zaman içinde farkettim ki hayatımın en önemli odak noktası halin gelmiş işim. Ofiste çalışırken aşağıda erkek arkadaşım beni bekliyor olmasına rağmen o an o iş bana o kadar önemli geliyor ki fütursuzca onu bekletebiliyorum. Birçok arkadaşımı iş dolayısıyla ihmal edebiliyorum. Ailemi hiç saymıyorum bile; zira kendilerini artık ayda 1 görüyorum.
Şimdi tüm bunlar kimilerine iyi kimilerine kötü görünebilir. Bana gelince; ben bazı değerlerimi zaman içinde kaybetmeye başladığımı görüyorum. Eskiden alabildiğine duygularıyla hareket eden biriyken şimdi tek kontrol mekanizmam mantığım haline geldi. Birilerinden hoşlanabiliyorum, etkilenebiliyorum; ancak sevemiyorum, aşık olamıyorum. Hiç kimseyi vazgeçilmez göremiyorum; ve inanın bana öyle görmeyi çok istiyorum. Bir şeylerden vazgeçebimek anlaşılabilir bir durum ancak bir insandan vazgeçebilmek bu kadar kolay olmamalı diye düşünüyorum. Bazen sorguluyorum, “ne değişti, neden böyle oldum?” diyorum; ve farkediyorum ki 18 yaşımın saflığından ve naifliğinden geriye eser kalmamış. Hayat bir şekilde öyle olaylar yaşatmış öyle bir noktaya getirmiş ki beni duygularımı bir şekilde köreltmişim; bunu belki de kendimi koruma içgüdüsüyle yapmışım ama duygusal bunalımların zirvesine çıkıp geri inmiş bir insan olarak bugün geldiğim noktada o eski “sünger kalbim”den eser kalmadığını onun yerine “demir kalp”li olduğumu görebiliyorum. Bir yerde duygusal bir şarkı duyduğumda gözüm uzaklara dalmıyor; önceden hayatıma dahil olmuş veya dahil olmasını istediğim biri gözümde canlanmıyor. Sarhoş olduğumda bunalımlı aşk mesajları atmak istediğim biri aklıma gelmiyor. Tek istediğim ve tek yaptığım 7/24 çılgınca tüketmek. Önce üretiyorum, kazanıyorum; sonra da tüketiyorum ve eğleniyorum. Bir amaç doğrultusunda hareket ettiğimi inkar etmiyorum ancak günün sonunda “ne için bu kadar uğraşıyoruz?” diye sorduğumda verdiğim cevap zaman zaman farklılıklar gösterebiliyor. Sürekli bir karmaşa var; durup kendimi dinleyecek zamanım yok. Düşünsenize aileme, arkadaşlarıma, sevgilime hatta kendime ayıracak zamanım yok; çünkü ben buyum, hayatım ve sınırlarım belli ve bu doğrultuda yaşıyorum. Belki kendimle kalsam hiç bilmediğim bir yönümü keşfeder ve hayatımda radikal bir değişiklik yaratırım; ancak dediğim gibi bunu yapacak enerjim yok. Enerjim yok dediğim de halihazırda zaten bir enerji patlaması yaşıyorum ve sürekli bir şeylerle meşgulum; ama bu gökdelene bir kat daha çıkmak bana zor geliyor.
Biliyorum ki bu saydıklarımın hiçbiri bana özgü şeyler değil. Ortalama her insanın yaşadığı şeyler; okurken hepinizin kendinden bir şeyler bulup “aa evet ben de öyleyim” diyeceği türden şikayetler. Peki biz bunları değiştirmek için bir şey yapıyor muyuz? Ben kendi adıma yapmıyorum. Durup düşünüyorum “benim hayatım böyle, ve ben bu şekilde yüzeysel anlamda mutluyum. E o zaman devam edelim” diyorum. Her şeyi alt edebiliyorum da insanların giderek değersizleşmesi, ve benim şişip şişip kocaman olan dağ gibi egomdan başka bir şeyi gözümün görmemesi beni biraz korkutuyor. Bu durumda soru şu: Özgürlük gerçekten özgürlük mü? Yoksa zaman içinde anlam değiştirerek bizleri hapseden bir kavram mı? Özgürüm sanırken aslında gerçekten özgür müyüz? Yoksa Platon’un dediği gibi bu yaşadığımız tamamen bir illüzyon da biz ancak “spiritüel aydınlanma”yı yaşadıktan sonra mı uyanışa geçebileceğiz?
Aman neyse ben en iyisi bir apple martini hazırlayıp biraz Vogue karıştırayım.
Bir ara “vakit bulursam” yine oturur kafa patlatırım.
Gördüğünüz gibi, hayatım ve düşüncelerim gerçek bir NEVER-ENDING-CYCLE ve ben bu döngüyü bitirmekte şimdilik oldukça başarısızım.
…
A: Belki de ben yalnız olmalıyımdır hayatta.
B: Kimse yalnız olmayı hak etmez, sadece seni bu şekilde kabul edip seninle olacak birini bulmalısın.
A: Sen öyle misin sence?
B: Seni böyle kabul edecek kadar çok seviyorum. Senle olmaya başlarken zaten böyle olduğunu biliyordum; ve bunu bundan sonra değiştirmek istersem saçmalamış olurum. Ben bunu baştan kabul ettim.
A: Peki acaba ben ettim mi? Yoksa bu ne istediğimi bilmeyişlerim kötü bir yere doğru mu gidiyor?
B: Benim yanımda bazen sıkılacağını da, tek başına kalmak isteyeceğini de biliyordum. Ben bunların hepsini kabul ettim.
A: Bilmiyorum; geçen sene bu zamanlar adamın birine “neden bu kadar zor beni sevmek” diye sormuştum. O da bana “çünkü kimseye ait olmak istemiyorum, kimse de bana ait olsun istemiyorum” demişti. Şimdi ben de aynen böyle hissediyorum sanırım. Zaman içinde kalpsizleştim mi; veya büyüdüm mü bilmiyorum. Eskiden böyle değildim. Ama artık bu dönüştüğüm şey her neyse eskiden sevdiğim şeyleri sevmemi engelliyor. Ben birey olmak istiyorum, tek başıma olmak, istediğim gibi yaşamak, birine karşı bir sorumluluğumun olmaması falan..bunun dışındaki şeylerde var olamıyorum üzgünüm.
B: Ben bunları kabul ediyorum. Dediğim gibi baştan da biliyordum. Sen sahip olunacak bir kadın değilsin, ben sana hiçbir zaman sahip olamam ancak dahil olabilirim. O yüzden lütfen böyle hissetme, sahiplik veya aitlik duygusu yok. Tamam mı?
A: Tamam.
Bu hikayeyi hepimiz yaşadık değil mi? Yaşamaya da devam edeceğiz. Belki de herkes çift yaratılmamıştır; ille de herkesin bir ruh eşi, büyük aşkı falan olması gerekmez. 1 yılda yaşadığım değişiklik beni korkuttu bu sabah. Ama kahvaltı edince geçer. O yüzden ben kahvaltıya gidiyorum.
Hava da güzelmiş.
PS: Bak bunu Ağustos 2011’de yazmısım mesela. Nerden nereye? http://merveyimben.tumblr.com/post/9035880742/ama-bitti
Tanri dedi ki:
“Canlarim her zaman icin her seyle sizin ugrasmaniz gerekmez. Bazi seyler kendi baslarinin caresine bakacaklardir. Her atesi sizin sondurmeniz gerekmez. Her seyi kendinize dert etmek zorunda degilsiniz. Bazen uzerinize cok fazla yuk aliyorsunuz. Hayatin her yonunu duzene siz sokamazsiniz, her seyi duzeltme mecburiyetiniz de yok zaten.
Eger yapacak cok fazla seyiniz olduguna yonelik bir his tasiyorsaniz uzerinize cok fazla mesuliyet aliyorsunuz demektir. Evet, her seye karsi bir mesuliyetiniz vardir ama dunyayla didismemek de mesuliyetinizdir. Bazi seyleri oluruna birakmak zorundasiniz. Bazi seyleri oluruna birakabilmelisiniz. Bir kaplan olmaniz gerekmiyor ki. Bazi insanlarin oturduklari koltuktan kalkip hayattaki bazi meseleleri ele almalari yonunde tavsiyelere ihtiyaclari olabilir. Bunun digerlerine yonelik bir tavsiye oldugunu dusunuyorum Ben, size yonelik degil. Siz dur durak bilmeden ugrasip didiniyorsunuz ve hala yapabileceginizden daha fazlasini yapmaya, daha fazla sorunu cozmeye calisiyorsunuz.
Beni hatirlayin. Isleri nasil yuruttugumu biliyorsunuz. Kendimi sIkbogaz etmiyorum Ben. Mesele cikarmiyorum. Rahat rahat yol aliyorum. Dunyanin carklari donuyor. Gunesi ve ayi zaten harekete gecirmistim dolayisiyla onlara nezaret etmiyorum. Ne yapmalari gerektigini biliyor ve onu yapiyorlar. Bu inancin birazini Bana duymanizi istiyorum sizden. Her seyi Bana birakmanizi kast etmiyorum burada. Omuzlarinizdaki yukleri indirmenizi, yeteri kadarini kendinize mal etmenizi istiyorum sizden. Bazi yuklerinizi pek ala Bana birakabilirsiniz. Hayatinizin hava durumu gibi oldugunu farz edin. Hava durumunu surekli kontrol altinda tutmaniz gerektigini dusunmuyorsunuz degil mi? Hava sartlari cok kotuye bile gitse nihayetinde duzelecegini biliyorsunuz. Her seye mudahil olmaniz gerekmiyor. Yagmur yagdigi zaman goz yasi dokmeniz gerekmiyor. Hava kosullarina elbette bir katkiniz vardir, lakin kendi hayatinizdaki pek cok meselede yaptiginiz gibi bu kosullara tamamiyle mudahil olup tum sorumlulugu uzerinize almaniz gerekmez. Katkida bulunun ama kendinize mal etmeyin. Size dusen neyse onu yapin. Pencereleri kapatin ama durmasi icin yagmura direktif vermeniz gerektigi hissini tasimayin. Bazi zorluklar, sizin kararliliginiz ve cozumleriniz olmaksizin duzelirler. Kisisel pek cok sorununuz onlari kendi hallerine biraktiginizda daha iyi cozumlenecektir. Her civiyi siz cakamazsiniz. Hayata da cekicle vuruyordunuz belki de, olabilir mi?
Kendinizi her seye dahil etmeniz gerekmez. Uyusmazlik hallerini bile kendi gidislerine birakabilirsiniz. Markete gittiginizde filenize ancak belirli miktarda malzeme koyabileceginizi biliyorsunuz. Kollariniz da ancak belirli bir agirligi tasiyabilir. Tasiyabileceginizden daha fazlasini yuklenmenin anlami nedir? Ucaga bindiginizde de yaniniza alacaginiz agirligin bir siniri vardir. Yaniniza almak istediginiz fakat geride birakmak zorunda kaldiginiz pek cok esya olmaksizin da pek ala idare edebildiginizi gorursunuz. Belki de hayat dahilinde tasidiginiz seylere yonelik de bir onem ve oncelik sirasi olusturabilirsiniz. Dogrusu, tum dunyayi omuzlarinda tasiyan bir Atlas olmaniz murad edilmez sizin.
Hic kimse dunyayi tasimak mecburiyetinde degildir. Eger bir ciftciyseniz ve tarlanizi ekiyorsaniz, onu ekersiniz. Ona her turlu ihtimami gosterirsiniz ama en nihayetinde ektiginiz urunun uzerindeki tum idare sizde degildir. Siz uzerinize duseni yaparsiniz. Sularsiniz. Kutsarsiniz ve onu dogaya emanet edersiniz. Cogu zaman da doga sizin yerinize gucluklerle basa cikar. Kisisel meselelerde de bu boyledir, siz ancak bir yere kadar etkin olabilirsiniz. Iliskilerinizi olabildigince iyi bir sekilde kurun ve birakin hayat kendi yolunda gitsin, birakin digerleri tercihlerince hareket etsin. Herkesin tercihlerinden siz mesul degilsiniz.
Sevgiler”
TANRI
Etrafımdakiler her ne kadar beni aksine ikna etmeye çalışsa da ben hala insanların içindeki iyiliğe inanmayı tercih ediyorum. Hatta buna inanmayı o kadar çok istiyorum ki artık niyeti iyi olmayanları bile iyiymiş gibi kodluyorum beynime. Yine de bunu farklı adlandıran o kadar çok insan var ki ne zamandan beri iyi niyetin adı “salaklık” olmuş onu çözemiyorum. Evet çeşit çeşit insan var; evet pek çoğu iyi niyetli değil. Aslında “iyi niyet” de demeyelim; bir şekilde hepsi kendi çıkarları doğrultusunda davranıyor doğal olarak. Bu kişiler hayatlarının hangi döneminde ne gibi bir travma geçirdi, ne tür bi kazık yedi bilmiyorum; ama kimse kusura bakmasın ben bunu “normal” olarak adlandıramıyorum. Bu normallikten o kadar uzak ki benim bünyemdeki kelimeler bunu tarif etmeye de yet(e)miyor.
Ben insanlara karşı “hep” iyi olmadım. Oldum dersem yalan söylemiş olurum; ama özellikle son 5 yıldır “iyi biri” olmak için o kadar çabalıyorum ki karşıma çıkıp beni bundan caydırmaya çalışanları anında geri püskürtüyorum. Birine kendimi sevdirmek için değil; takdir kazanmak için değil; sadece “ben” olabilmek için, böyle bir mutluluğu tercih ettiğim için iyi oluyorum. Ben özellikle buna kendimi zorlarken sizin ve çevrenizin etrafta yarattığınız kötü kokulara tahammül edemiyorum. Hakkınız ya da haddiniz olmayan duyguları kendinize malzeme yapmanıza dayanamıyorum.
Aklı başka bedeni başka yerde olabilen; kendilerine bunu layık gören; bu derece zavallı hale gelmiş 3-5 “insanımsı”nın benim en saygı duyduğum değerleri bozdurup bozdurup harcaması beni üzmüyor; ama yoruyor. Kızdırmıyor; ama kırıyor. Bir insan ömrünün görüp görebileceği her türlü yanlışa, çirkinliğe ve kazığa bu yaşımda rastlamış olmam şans mı şanssızlık mı bilmiyorum; ama şunu biliyorum ki birilerini kandırmak dünyanın en kolay şeyi; ve biliyorum ki birilerini mutlu etmek dünyanın en zor şeyi. Ben zor olanı yapmayı tercih ediyorum; çünkü hayatımı sizler gibi kuyruk acılarımın yönetmesine izin vermiyorum. Çünkü ben iyiyim ve bunu biliyorum.
Kısacası bu konularda “antrenmanlıyım”; çünkü etraf sizin gibilerle dolu. Bugüne kadar birçoğunuzu alttan aldım, idare ettim. Bildiklerimi kimsenin yüzüne vurmadım, en adinizi bile aşağılamadım; çünkü ben hep “insan düşündükleriyle varolur”a inandım. Herkesin eninde sonunda yaşaması gerekeni yaşayacağını bilerek hareket ettim. İlginçtir bunca şeye rağmen hala da bunlara inanıyorum. Küçük hesaplar peşinde koşan, içten pazarlıklı, siz gönlünü hoş tuttukça yüzünüze gülüp içten içe “nasıl kandırdım ama” diye ellerini ovuşturan tüm Oscar’lık dostlarımın önünde saygıyla eğiliyorum. Bunca iyiliğin ve güzelliğin içinde bu kadar “çirkin” olmak çok büyük bir yetenek bence. Yok Karma’ymış yok Secret’mış bıdı bıdı yapmak gibi bir niyetim yok; ama ben bir şeye çok inanıyorum: İlahi adalet.
O yüzden kendilerine bugünlerinin keyfini çıkarmalarını tavsiye ediyorum; çünkü hiçbir şeyden emin olmasam da bildiğim tek bir şey var: Herkes hakettiğini yaşar. Bu bugün olmazsa yarın; yarın olmazsa 5 yıl sonra; elbet olur. Ve bunu o küçük beyinlerinizin bir yerine iyi kazıyın; SIZ ASLA MUTLU OLAMAYACAKSINIZ, hep sıfır kalacaksınız.
Mutsuzluğunuz daim olsun.
Bana göre bir ortamın en çok eğlenen insanı hayatının bir döneminde muhakkak birkaç-ömürlük üzülmüştür. Sıfır ön yargı ve kötü niyetle başladığı hayatında öyle şeylerle karşılaşmıştır ki bir şekilde bunları atlattıktan sonra bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendisine bir savunma mekanizması geliştirmiştir: EĞLENMEK. Şimdi düşün; adam iyi niyetli, adam ADAM, adam GERÇEK. Sonra muhtelif kadınlar, muhtelif adamlar, ve TEK bir kadın bir gün geliyor hep birlikte bunun hayatının içine ediyorlar. Adam da napsın, duvar örüyor kendine.
Sen o duvarı göremiyorsun, duyamıyorsun - en önemlisi de yıkamıyorsun. “Neden” diye sorduğunda tek söylediği “Ne neden?” oluyor. “Neden duvarlar ördün kendine bu kadar? Sana naptılar?” diyorsun. O yine eğleniyor. Beyni bile itmiş her ne yaşadıysa geriye. Hatırlamamak üzere hafızasından silmiş. Sadece kendini istemsizce intikam almaya itmiş. Ama o insanlardan değil; kendi hayatından. Bir şekilde bundan sonra güçlü olmak zorunda hissetmiş; ve maalesef sanıyor ki güçlü olmak içine atmak; güçlü olmak kaçmak, güçlü olmak hep gülmek zorunda olmak.
Ortalama her insana şahane gelebilecek güzellikteki tüm duyguları kirli göstermeye yemin etmiş adeta. “Kirletmeye” değil ama; “kirli göstermeye”. Sanki pozitif duygulara iyi gözle bakarsa zayıf görünecekmiş gibi; ördüğü duvar yıkılacakmış gibi; ya da eskisi gibi olacakmış gibi ille de kötü gösteriyor. Esasında gerçek şu ki ADAM GÜZEL. Sadece bir şekilde çirkin olmak zorunda bırakılmış. Yüzüne bunları söylediklerinde ya yine gülüp geçiyor ya da alay ediyor; ama 3 saniyelik bir an var ki kendini ele veriyor; duvarlarını yıkıyor; ona 3 yıl gibi gelen, tüm gücü karşısındakine geçiren bir an yaşıyor. İşte onu bu hayattan en çok korkutan an o an. Gardının en çok düştüğü, zorla kendine unutturduğu her şeyi daha dün yaşamış gibi hatırladığı, tüm “yeni hayatını” ve karakterini üzerine oturttuğu tüm o “katılığını” kaybettiği an.
Düşün mesela. Nedir bir insanı güçlü yapan? E tabi karakter bakımından. Tecrübe mi? Değerlendirme mi? Yaşamak mı? Aslında üçü birden; ama üçünü birden hatırlanır kılan ortak tek bir duygu var: ACI. Gördüğün en güçlü insanlar ACIYA ACIYA güçleniyorlar. Tüm hayatını üzerine kurduğun değerleri negatif bir duygudan yola çıkarak kurmuş olman da şaşırtıcı değil aslında. İnsan hayatındaki 6 ana duygudan 4’ü negatif zaten. O yüzden negatif yaşanmışlıklara eğilimin var. Birinin seni çok sevmesi seni güçlendirmez; mutlu eder. Ama birinin seni aldatması seni üzerken; güçlendirir.
Adama geri dönersek.. Adam halinden memnun. Ya da -muş gibi yapıyor. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyor. İçi boş ruhlarla kafası güzel anlık mutluluklar yaşıyor. Bir gün bunlardan bıksa bile bıktığını kendine bile itiraf edemeyecek kadar yüzeysel düşünüyor. Ve tüm olanların beyninde, kalbinde ve ruhunda bıraktığı hasardan ona kalan tek zayıflık içindeki takdir edilme ihtiyacı oluyor. Takdir edildikçe daha güçlü hissediyor. İktidar hırsından ya da eskilerin acısını çıkarma hevesinden kötülerin arasında “iyi”leri de harcıyor. Harcadığı her insanda aslında karşısındakilerden çok kendini bozdurup harcadığının farkına bile var(a)mıyor.
Hepinizin hayatında en az 1, en fazla 101 tane var bu adamdan.
Bu adam sevgiliniz, bu adam arkadaşınız, bu adam babanız, bu adam bir şekilde hayatınıza giren her şey.
Birgün düzeleceği umuduyla kendi önceliklerinizi bir kenara bırakıp bir süreliğine de olsa kendinizi hiçe saymanıza sebep olan adam.
Kendi acısını sizin üstünüzden unutmaya çalışan; “insan” harcamaktan çekinmeyen adam.
Hayatının sonuna kadar “güçlü” görünmek zorunda olan; eğer başaramazsa panikle kendini kaybedip iyiyden iyiye çirkinleşecek adam.
Ama aslında canı yakılmadan önce senden benden daha da iyi niyetli ve GUZEL olan adam.
Kabul etmelisin ki onun senden daha farklı bir olayı var; ve bu hep böyle olacak. O yüzden en mantıklısı onu da kendini de serbest bırakmak. Ve unutma, yüzeyde görünen son ne olursa olsun; sadece tek bir taraf bundan “sağlam” çıkacak.
Bil bakalım kim?
Bugün artık “kişisel gelişim” dediğimiz şey oldukça ticari bir boyut kazanmaya başladı evet; ama benim böyle bir konuda oturup bunca işimin arasında tıkır tıkır bir şeyler yazmamın da bir nedeni var. Şu an okuyan kişiyi; yani SENİ, bir kez daha düşündürmek ve aslında geleceğini yönetebileceğini göstermek. Yine de lütfen bunu saçma sapan “secret” falan filanla bağdaştırmadan oku; güzel sakin bir müzik aç ve anlamaya çalış.
Katıldığım bütün “kişisel gelişim” seminerleri, konferansları ve toplantılarında gördüm ki aslında bu işin büyük bir kısmı senin üzerinden para kazanmak şeklinde ilerliyor. Sadece sen belli bir “farkındalık” düzeyindeysen orda anlatılan binbir saçmalığın içindeki tek tük mantıklı detayı yakalayabiliyorsun. Bir kere kanıtlanmış bilimsel bir gerçek var. Alt beynimiz oldukça ilkel; ve kafamızdan geçirdiğimiz en ufak olumsuz düşünceyi bile anında komut olarak algılayıp onun doğruluğuna yanlışlığına karar verebilme yetisinden yoksun bir şekilde “emri uygulamaya koyuyor”. O yüzden ne diyor -bilirkişiler- : “Alt beyninize moron muamelesi yapın” Mesela en basitinden “ben hiç hasta olmam” dediğin zaman bile cümle yapısal olarak olumlu gözükse de içinde bir olumsuzluk barındırdığından moron alt beynine “hastalık” mesajı vermiş oluyorsun. O cümlenin doğrusu ne olmalı peki? “Ben çok sağlıklıyım”.Ben bunu bir süre denedim. Hiçbir sonuç alamadım; çünkü farkettim ki içimden ne kadar olumlama yaparsam yapayım aslında bilinçaltımda -sesli dile getirmesem de- sürekli bir paranoya, sürekli bir korku var. O kadar alışmışım ki her durumda ya işler düşündüğüm gibi gitmezse diye bir B planı bulundurmaya, hiçbir şekilde bir işimin sıfır aksilikle hallolamayacağını beynime baştan kodlamışım. (Bendeki paranoyaları yaratan herkese yeri gelmişken çok teşekkür ediyorum.) Bu düşünceleri durdurmak da benim elimdeymiş meğer. Eğer durduramıyorsam da çok istediğimi sandığım o şey her neyse, onu o kadar da çok istemiyorum demekmiş aslında. Ben demiyorum “bilirkişi” diyor bunları.
Şimdi böyle çat çat yazıyorum ediyorum da hiç faydasını gördün mü dersen, hayır görmedim. Sadece hayatımla ilgili büyük adımlarda hep neyi öngördüysem o gerçekleşti. Gideceğim üniversiteyi daha ilkokuldayken biliyordum. Mezun olunca iyi bir kariyerim olacağını daha okuldaki ilk günümde anlamıştım. Hayatım boyunca girdiğim her ortamda insanların en azından yüzde doksanı tarafından “onaylanacağımı”, beni seveceklerini ya da bir çoğunun benimle en azından ikinci kere görüşmek isteyeceklerini her zaman aklımın bir köşesinde bulundurdum.Bunların hiçbiri ben “mükemmel” olduğum için gelmedi aklıma. Ben de asla mükemmel olmadım zaten. Sadece şöyle düşün bunu: Kendinde GERÇEKTEN neyi görüyorsan başkaları da sende onu görür. Ben çevremdekilere bakınca kendimi her zaman özel hissettim. Hep onlarda olmayan bir şeyler buldum kendimde. Muhakkak bende olmayan şeyler de başkalarında vardır ama benim önceliklerim farklıydı. Bunca “fark” görmeme rağmen hayatım tabi ki iniş çıkışlarla dolu. Çok güldüğüm, çok eğlendiğim zamanlar olduğu kadar çok üzüldüğüm, kahrolduğum zamanlar da var; çünkü maalesef herkes aynı “farkındalık” düzeyinde değil. Maalesef herkes her zaman “BEN” değil. Mesela seni suistimal etmek isteyenler her zaman olacaktır. Eğer durum seni rahatsız etmiyorsa sen de izin verirsin hatta. Ama konu şu ki eğer gerçekten istersen engelleyemeyeceğin hiçbir şey yok. En azından seninle ilgili konularda bir insanın sınırlarını çok rahat belirleyebilirsin.Karşına çok etkilendiğin biri çıktığında içinden “ben bu adamı/kadını çok istiyorum” diye geçiriyor olman moron alt beynine “git ve onu al” mesajı vermen demek değil. Evet üzgünüm ama negatif mesajları saniyesinde kapan alt beyin pozitifleri o kadar da çabuk kavrayamıyor. Kaldı ki burada başka bir insanı da kontrol edebilmekten bahsediyoruz. Birini çok istediğinde tüm hayatını o isteğine göre düzenlemen lazım. Mesela 4 kişiyle birden flört halindeysen o istediğin kişi bunu bilmese de muhtemelen asla istediğin düzeyde bir ilişkiniz olmayacaktır. Yüzeysel yüzeysel takılırsın en fazla; biriniz sıkılınca da biter gider. Ama burada önemli bir nokta var: Bu istediğinin olmaması durumu asla ahlaksal nedenlerden değil; tamamen hareketlerinle gönderdiğin mesajla; beyninin oldurmaya çalıştığın mesajın birbirine zıt gitmesinden. Tabi bu sadece bir örnek. Ve herkes tarafından rahat anlaşılabilmesi için de oldukça “sığ” bir örnek.
Çok komplike göründüğünü biliyorum aslında; ama bir kere bu olayın içine girebilirsen gerçekten değil. Felsefeyle uzaktan yakından bir alakan var mı bilmiyorum. Ben mesela üniversitede felsefe okudum. Platon’un “Mağara Alegorisi” benim en sevdiğim felsefe teorisi oldu. O teoride temelde anlatılan, aslında şu an hayatlarımızda yaşadığımız HER ŞEYİN bir illüzyon oluşu ve bireysel olarak “aydınlanana kadar” da asla bu illüzyondan kurtulup gerçekten bizim için ideal olan “şeylerin dünyası”na ulaşamayacağımız konusuydu. (Bu yazıyı hocalarımdan biri okursa koskoca teoriyi bu şekilde anlattığımı görüp kahrolmasın lütfen, sadece biraz durumu basitleştirmeye çalışıyorum) Bir kere toplumsal olarak bile aydınlanabilmen için önce herkesin TEK TEK bireysel aydınlanmasını sağlaması lazım, ki ben varolan dünyada böyle bir şeyin mümkün olmasına ihtimal vermeyecek kadar pesimistim. Evet, 300 kişiyle bir salonda oturup ayin yapar gibi gözlerimi kapatıp kafamda sinirlendiğim bir sahneyi canlandırıp, o sahnede kızdığım kişiye kafamın içinde pembeler giydirecek kadar delirmedim - ki inanın çoğu “sözde” kişisel gelişim seminerinde size böyle şeyler yaptırırlar. Ama koskoca bir teoriyi de bir anda görmezden gelip düşünce gücüyle yapabileceklerimizi gözardı edecek kadar da salak değilim.
Dün gece bir arkadaşımla uzuuun uzuuun “yüzeysel dertlerim” hakkında konuştum. Herkesin sahip olabileceği dertlerdi hepsi de. İş sorunları, aşk sorunları, ailevi meseleler, arkadaşlar vs. Güzel güzel kendimi anlatabildiğim, aynı “kafada” cevaplar alabildiğim rahatlatıcı bir konuşma oldu; hatta büyük ihtimal bana şimdi bunları yazdıran da o oldu. Temelde o da bana aynı şeyleri söyledi:
“Sen bunları bunları bunları istiyorsun da; o zaman neden buna uygun davranmıyorsun?”
“Hayat senin etraftaki insanları mutlu etmekle yükümlü olduğun bir şey değil. Kendin mutlu olmaya bakmalısın.Sen birilerinin sevgisini kazanmak için nasıl uğraşıyorsan onlar da senin için öyle uğraşmalı.”
“İnsanlar her şey olmak istiyorlar. En iyi kariyer, en iyi eş, canı sıkkınken yanından ayrılmayan iyi arkadaşlar…sıkıntı bu. Her şey olamazsın. Bunu anlayan mutlu olur.”
“Sıkma canını, her şey yoluna girecek inanıyorum ben. Sana engel olan yok ki. Mutlu olmak için çok sebebin var inan bana”
Aynen öyle, mutlu olmak için çok sebebim var. Dahası yaşadığım hayatta mutsuz olmaya hakkım bile yok. Benim dertlerim hep “şımarık küçük kız” dertleri; etrafımdaki insanların dertlerinden gördüğüm kadarıyla tabi. O yüzden bence en mantıklısı bu anlattıklarım üzerine biraz düşünmek; ve kendini de çok kaptırmadan gerçekten ne istediğine karar vermek.
Çünkü gerçekten ne istediğini bilmezsen hiçbir şeyi “gerçekten” olamaz, hiçbir hayatı da “gerçekten” yaşayamazsın.
Ve umarım hayatının sonuna kadar GERÇEKTEN yaşarsın. Senin için dileyebileceğimin en iyisi bu.