latest tweet from @mervededi
BLACK

Sanırım 24,5 yıllık kısacık hayatımın EN her şeyi tükettiğim, EN artık hiçbir şey bırakmadığım ve EN tatminsiz günlerini yaşıyorum. İçimden hiçbir şey yapmanın, kimseyi görmenin, hiçbir yere gitmenin gelmediği tuhaf tuhaf günler. Olay şu ki, bu ben değilim. Beni tanımayan insanlar bile bilir sürekli neşeli, mutlu ve hareketli olduğumu. Beynimde blu çağındaki ergen gibi binlerce cevapsız soru var ve beni tüketen şeye çare bulmak bir yana, henüz onun ne olduğunu bile bulamıyorum. Aşk acısı, can sıkıntısı, maddi/manevi sorunlar vs. vs. olsa çözersin; ama bu öyle bir şey de değil. Hiç hayatta yapacak hiçbir şeyin kalmamış gibi hissettin mi? Ben hissettim. Normal -olması gerektiği gibi olan- insanı mutlu eden hiçbir şeyle mutlu olmamaya ne zaman başladım? Annem geçen gece anti depresanın dozunu arttırdığımda “Senin bu hayatta mutsuz olmaya hakkın yok. Her şeye sahipsin, çok güzel bir hayat yaşadın, yaşıyorsun ve yaşayacaksın.” dedi. Haklıydı. Harika bir arkadaş çevresine, sürekli etrafımda dört dolanıp gözümün içine bakan adamlara, istediğimden daha fazla paraya, canımın istediği her şeyi elde etme lüksüne sahiptim; ama daha zor ve daha fazla olanına değildim. 

Değilim.

Düşündüm de hayatta beni en çok tüketen şey hayal kırıklığına uğramak sanırım. Birilerine, bir şeylere güvenip yanılmak beni en çok yıpratan şey. Çünkü hayatta artık hiçbir duyguya, güzelliğe, saflığa inanmayan biri olarak BENİM BİRİLERİNE İNANMAYA İHTİYACIM VAR. Ve ne zaman inanmaya yaklaşsam yine başa döndüğümü hissediyorum. Bunu aşk hayatımla sınırlandırmıyorum. Aile, arkadaş, sevgili..vs. her anlamda bu hayal kırıklığıyla eskiye oranla daha sık karşılaşmaya başladım. Hızla tükettiğimiz duygularımızın arasında birilerini harcamayı bırakmadıkça bunun beni daha farklı noktalara getirmesinden o kadar korkuyorum ki, zaten kalbim olmadığını sanırken olduğunu fark ettiğim şu günlerde bile hala anlam vermeye çalışıyorum. Neden aslında öyle düşünmediğimiz şeyleri öyle düşünüyormuşuz gibi söylediğimizi bilmiyorum; ama bunu bizzat ben de yapar olduğum için karşımdakilere kızamıyorum. 

Hayatım boyunca bazı insanların arasında özel bir bağ olduğuna inandım ben. Birbirlerinin hayatlarına gireceklerini ilk görüşmelerinde anlar bu insanlar. Ve inanın bir gün bir yerde muhakkak karşılaşırlar. Anlamadığım bu kadar özel olan, nadir bulunan bir şeye sahip olduktan sonra istenilen boyutta gitmese bile bunu buruşturup atmak nasıl bir kafa? Yanılmayı, hata yapmayı, hatta vazgeçmeyi anlayabiliyorum; ama daha başında ikili iletişime dayalı bir olayı sonunda nasıl kör, sağır ve dilsiz bir hale getirebildiğimize inanamıyorum. Defalarca yaşadığım bir sorun bu, kimi zaman benden kimi zaman karşımdakinden kaynaklı. Defalarca aldatılmış bir kızcağız olarak aldatılmayı bile kaldırabiliyorken bu hayal kırıklığını kaldıramıyorum. Ne düşündüğünüzü, artık istemediğinizi ve bu işin düşündüğünüz gibi gitmediğini söylemek bu kadar zor olmamalı. En önemlisi yetişkin insanlar olarak yaptıklarınızın/yapacaklarınızın sorumluluğunu almak zorundasınız. Günün birinde başka birinin basiretsizliğinin de size acı vermemesi için hayat bu şekilde gitmeli.

***

Zaman zaman başına minik minik olaylar gelir. Normalde rahatlıkla başa çıkabileceğin, kafaya bile takmayacağın şeyler… Bir gün için o kadar yorulur ki normalde sivrisinek vızıltısı gelecek bu olaylar seni bir anda dibe vurdurur. O kadar dibe vurmaktan bahsediyorum ki, aşağısının kapkaranlık olduğu ve senin tek başına hissettiğin bir dip orası. Bana da o oldu. Aynı anda hayatımdaki bir sürü şey çöktü. Bu bir süreç biliyorum, ve bunu yaşamam gerektiğini hissediyorum; ama sonra yaşamak zorunda olmadığımı düşünüp “N’oluyo ya?” dediğim bir an geliyor. İşte o anda sapıtıyorum. 20 gündür sanırım “asla” dediğim her şeyi yaptım. Ve hiçbir şey hissetmez oldum. Yine de umutsuzluğa kapılmadım desem? Güvenebileceğim birilerinin var olduğunu biliyorum, hatta halihazırda hayatımda bile var onlardan. İnsanoğlu negatif duygulara daha duyarlı olduğundan alışmışız bardağın boş tarafını görmeye, BEN DOLUSUNU GÖRÜYORUM. Ama merak etmeyin, içerdeki boşluk baki.

Bu olanlardan neler öğrendim:

  • Saygıdan ve öneminden bahseden insan genellikle en saygısız insan oluyor.
  • Alkol değil; karşındakinin zaaflarını biliyor olmak sana her şeyi söyletiyor. Alkole suç atma.
  • Bir insanı kandırmak çok çok çok kolay. Kanmıyorsa onda bir tuhaflık var.
  • Hayal kırıklığına alış, daha çok karşılaşacaksın.
  • Zaman ilerliyor, büyüyor ve değişiyorsun. Hiçbir zaman 10 sene önce hissettiklerini 10 sene sonra aynı şekilde hissedemezsin; ve sandığının aksine bu iyi bir şey.
  • Yaptığın hiçbir şeye pişman olma; yaşadığın her şeyin bir nedeni var.
  • Ruhu çürük insandan uzak dur, özellikle de parlıyorsan.

Ben öğrendim, umarım sen de öğrenirsin.

Ne yazdım bilmiyorum, ikinci kere de okumuyorum.

Bugün aklıma bunlar geldi.

Anonymous: tamam ben beklerim

Seni tanıyo muyum acaba?

A Brief History of John Baldessari, sanatçının süper kısa biyografisi. Henry Joost ve Ariel Schulman’ın çektiği video, Baldessari’nin yaşamından ve sanat anlayışından kesitler sunuyor. Kesinlikle çok eğlenceli bir kısa film. Tom Eaits seslendirmis. İZLEMEYEN BİN PİSMAN.

OTEL ODASI

27 Ekim Cumartesi 16:35

An itibariyla Paris’e ucuyorum. En son yine boyle bi yurtdisi tatiline dogru ucarken bir seyler yazdigimi farkettim (4 ay olmus). Sanirim benim ancak ucaklarda kendimle kalip durup dusunme firsatim olabiliyor. Yine boyle 3 saat 20 dakika surecek bir ucus sirasinda bos bos camdan bakarken seyahat etmeyi, havaalani-ucak-otel ucgenini ne kadar cok şevdigimi dusundum. Bi kere havaalanlari bana zaten hep ilgi cekici gelmistir. Lunapark gibi, her yastan her cesit insan, bir yerden bir yere kostururken gelir aklima hep. Kimisi 1 saat onceden islemlerini halleder oturur cool cool kahvesini icerek ucus saatini bekler , kimisi de benim gibi son dakika yetisir ucaga hep. Uzaktan bu kaosu izlerken hep o insanlarin kafalarinin ustune birer konusma balonu cizer, kim olduklarini ne is yaptiklarini medeni durumlarini falan tahmin ettigim kadariyla o balonlara yazarim ben. Gozlem yapmayi, dolayisiyla seyretmeyi cok severim. Bu yuzden sayisiz kere yanlis anlasildigim da olmustur. “Ne bakiyosun?” turunden bakislara cok maruz kalmisimdir, hatta zaman zaman insanlar beni bu konuda uyarmistir. Sonra ucagin kalkacagi anonsunu duyar yerimden kalkarim. Ucaga binince yine simdiki gibi dusunmeye baslarim: “yemek ne zaman gelecek?” Cogunlugun aksine ucak yemeklerini severim ben. O kucultulmus halleri, minik tepsilerdeki duzgun dizilisleri bana hep cekici ve lezzetli gelmistir. Simdi de ben yemegimi beklerken (ki su an geldi - tabi ki iceriginde haslanmis tavuk, patates salatasi, coleslaw ve cikolatali pasta olan bir cold meal) bir yandan da Paris’te kalacagim oteli dusunuyorum. Otel odalari da hep eglenceli gelir bana. Hic yadirgamam aksine alabildigine benimserim evimde gibi hissederim. Bir kere kaldigim bir oteli bile sahiplenir, eger tekrar gidersem yine o oda benim olsun isterim. Aslinda o oda senindir, benimdir, hepimizindir. Hepimiz orda bir suru sey yasamisizdir. Odaya ilk ayak bastigim saniyeden itibaren dusunmeye baslarim: Acaba burada daha once kimler kaldi? Kac cift bulustu? Kac cift ayrildi? Birazdan benim yatacagim bu yatakta kac kez seks yapildi? Banyosunda kac kez dus alindi? Benden once kalanlar dusa isemis midir? gibi gibi bir suru soru. Bu dogrultuda dusundugun zaman sen de anlayabilirsin, otel odalari cok fazla hikayeye ev sahipligi yapmistir. “Duvarlarin dili olsa da anlatsa” dedikleri turden, bir suru olaya sahittir hepsi. Ve aslina bakarsan, sen de eger herkesin derdini, mutlulugunu, kederini, heyecanini paylastigi biriysen, ya da seninle hayatindan anektodlari paylasan en az 1 kisi varsa sen de aslinda bir otel odasisindir. İnsanlar sana gelirler, senin gozlerinin onunde bir seyler yasarlar, ve zamani gelince, vakitleri doldugunda senden giderler. Sen bunca guzellige ya da cirkinlige sahit oldugunla kalirsin; ama yine de sikayet etmezsin bu durumdan. Çunku bilirsin, bu boyle bir döngüdür. Bu hikayeler seni sen yapar, bu sayede buyur ve olgunlasirsin. “Otel odasi gibisin” dedigin zaman insanlar hemen bozulur, “nasil yani” surati yaparlr sana. Halbuki otel odalari duzenlidir, guvenlidir, bir sisteme baglidir ve mantiklidir (genellikle). Bu demektir ki sen de aynen bu sifatlari tasiyorsun. Ben de bir otel odasiyim, ve bugune kadar bu beni hic rahatsiz etmedi. Gelen-giden herkeste baska seyler kesfettim, ogrendim. Bugun hep ovundugum karakterimi bir anlamda bu odadaki misafirler yaratti. Hic dusunmeme bile gerek kalmadan, asla pisman olmadigim kararlar alabiliyorsam bugun, hepsi otel odasi oldugum icindir.
Evet, ben bir otel odasiyim.
Gelenlerini de,gidenlerini de, gecicilerini de, kalicilarini da her seyiyle cok seven bir otel odasi.
Hepinizin bir gun bunu hissedebilmesini dileyen bir otel odasi.

ACIK KAPI

Ortalama insanın hayattan ne gibi istekleri olur? Kronolojik sırayla bi düşün: Mezun olmak, iş bulmak, kariyer yapmak, statü (belki prestij), iyi bir ilişki, akabinde -belki- evlilik, çocuk? Bu liste böyle uzayıp gider. Ben bugün baktığımda bunların çoğu için listeye tik attım. Mezun oldum, işim zaten mezun olur olmaz kucağıma düştü, güzel bi kariyer fırsatı var önümde; dolayısıyla statü vs. de arkasından geliyor. Listede nerde takıldım biliyor musun? İyi bir ilişki kısmında.

Bugüne kadarki ilişkilerimi gözden geçirdiğimde görüyorum ki yaşım ilerledikçe bir şekilde ilişki kurmam zorlaşıyor. Kriterlerim fazlalaştığı için mi, yoksa daha seçici olduğum için mi bilmiyorum; ama özellikle iş hayatına -hem de deliler gibi yoğun bir iş hayatına- atıldığımdan beri duygusal tarafım eksildi gibi sanki. Bunu sadece işe bağlamak da doğru değil aslında. Bugüne kadar yaşadıklarımla o kadar yorulmuşum ki bir zaman sonra duygularıma ciddi şekilde ket vurmuşum. Gün geçtikçe mantığım öne çıkmaya başlamış.

Bunu daha da somutlaştırmak için şöyle bir örnek vereyim: En basitinden hemen hemen herkesin ilgi duyduğu, hoşlandığı biri olur; veya hadi yeni birini bir tarafa bırakalım; insan yıllarca ilişki yaşadığı eski sevgilisini ağlamalı-üzülmeli bir şarkı çaldığında hatırlar. Yeni bir ilişki yaşamayı planlayarak beraber yola çıktığı başka bir adamın aslında ne kadar ona göre olmadığını farkettiğinde eskisiyle kıyaslar, üzülür, özler. İşte bende o yok. İçimde eskiye dair en ufak bir istek ya da özleme duygusu yok. Buraya kadar tamam. Biliyorum benim gibi acı çekmeyen, geçmişe bağlı yaşamayan bir sürü insan var. Bundan sonrasına baktığımda durum ne peki?

Sevebiliyor muyum hala? Hayır.

Aşık olabiliyor muyum? Hayır.

Taviz vermek geliyor mu içimden? Hayır.

Karşıma çıkan insanlar beni tanıyıp hayatlarına almak istedikleri halimi nedense bir süre sonra tamamıyla değiştirmek istiyorlar. Biliyorum bu da normal. Peki benim kendimi değiştirmemek için gösterdiğim bu direnç neden?

Hemen söyleyeyim: Çünkü artık kimseye kalıcı gözüyle bakmıyorum. Çünkü artık herkes bana gelip geçici gibi geliyor. Umutsuzca ya da bunalımlı bir şekilde değil; ama istediğim’in karşıma çıkma olasılığı her geçen gün azalıyor. Bunun da en önemli nedenini sanırım bugün birisi bana söyledi: Çünkü artık güçlendim. Hiç olmadığım kadar hem de. Sınırsız özgürlüğüm, ekonomik rahatlığım, iyi ve kalabalık bir çevrem, sürekli eğlenen bir yapım ve harika bir hayatım var. Tüm bunlarla o kadar keyifliyim ki bu çemberin içine ikinci bir insanı sokabilmem için onun bana şu saatten sonra hala katabilecek bir şeylerinin olması gerektiğine inanıyorum. Tahmin edersin ki genelde katabilen çıkmıyor. Daha zor beğeniyorum, daha zor istiyorum, daha zor duvarları indiriyorum. Görünürde kalabalıklaşıyorum evet; ama özünde yalnızlaşıyorum. Kendime duvarlar örüp kocaman bir saray yaptıkça ve tüm kendimi beğenmişliğimle oraya kimseyi layık bulamadıkça yalnızlaşıyorum.

En başta bahsettiğim ortalama insan isteklerinden her biri bir diğerini getirebilecek nitelikte; ve ben bunların belkemiğini çoktan oluşturdum. Peki her şey bu kadar güzelken neden bu duygusal boşluk? Yaklaşık 3 yıldır tek bir kişiyi bile sevemedim, tek bir ayrılığıma üzülemedim, tek bir adamı bile özlemedim. Bildiğin hissizleştim. İnsanlar o kadar aynı geliyor ki başladığım bir şey bittiğinde nasıl olsa ondan daha bir sürü olduğunu düşünerek bu bitişin üzerinde bile durmuyorum. Doğruluğunu kesinlikle savunmuyorum; ama “işim ve kariyerim” her şeyin üzerinde. Çünkü biliyorum, hemen hemen her şey ve herkes geçici. Bu dünyada “kendin için/kendi adına” ne yaparsan günün sonunda sana kalan o oluyor. İşte bu yüzden kimseyi onun ötesine geçiremiyorum.

Gözüm kapalı güven(e)miyorum; ancak güvenmiş gibi yapıyorum. Kıskan(a)mıyorum, açıklar yakalasam da umursa(ya)mıyorum, biteceği varsa bitecek biliyorum; ama benim için vazgeçilmez olan birini göremiyorum. “Zaman” diyeceksin evet; ben ona da inanmıyorum. Böyle duygular zamanla gelmiyor bana, gelecekse hemen gelsin istiyorum. Tahammülüm, sabrım, en önemlisi de zamanım yok çünkü. Canımı sıkanın düğmesini anında kapatabiliyorum ve zerre kadar koymuyor. 

Giderek kendimi daha çok seviyorum. Tüm kalbimle kendimden daha çok sevebileceğim biri çıksın karşıma istiyorum. Çıkmıyor. Biri bana “Kariyerinden, gücünden ve etrafındaki kalabalıktan nefret ediyorum. 18 yaşında bunların nerdeyse hiçbiri yoktu, o zaman sevebilen, kendini adayan bir kız vardı. Artık o yok; çünkü artık kendinden daha çok sevebildiğin hiç kimse yok.” demişti. Haklıydı, olayı özetlemek istesem ben de tam olarak böyle derdim. O kadar matematize edilmiş ki her şey, karşımdakiler “ben bir şey görmeden bir şey yapmam” mantığında. Resmen iş anlaşması gibiyiz. “O bir taviz verirse ben de veririm, o iki yapsın ben de yaparım. Başka türlü olmaz” diyoruz, diyorsunuz, diyorlar. O zaman da iş organik olmaktan çıkıyor. Samimi hissetmiyorum. Sanki verdiğimiz her taviz skor olarak işleniyor da sonunda averajla kazananı belirliyoruz gibi oluyor; ama tabi sonunda hiç kimse kazanmıyor. Geride hızlı tükettiğimiz ilişkilerin çöplerini bırakıyoruz sadece. 

İnsanlar benden bir şeyleri değiştirmemi, kendimden taviz vermemi istiyor. Neden taviz vereyim? Sen kimsin? Bana hayatta ne gibi bir katkın olabilir? Ne hakla benden değişmemi istiyorsun? Bu kadar kaygan zeminken, hayatımdaki yerin bu kadar “sakatken”, beni sevmen ya da seni sevmem bu kadar zorken, ben böylesine “buzdolabı” olmuşken neden kendimi değiştireyim ki ben? 

Kabul ediyorum benim duygusal anlamda hep yanlış seçimlerim oldu. Yanlış adamlara yanlış anlamlar yükledim hep. Üstelik bazılarını sevmiyordum bile; ama nedense bir şekilde oldurmak istedim. Çünkü hayat o kronolojik akışın gerçekleşmesini gerektiriyordu ve ben her şeyi tıkır tıkır tamamlarken bu maddede takılıp kalmıştım. Gerçi bendeki liste farklı, benim daha birilerine bir şeyleri bile zor hissederken evlenmekten ne kadar korktuğumu, kaçtığımı, uzak durduğumu tahmin edersin. Ancak evet, tabi ki birilerini sevme ihtiyacı hissediyorum. Birilerine ait gibi hissetmek istiyorum. Bunu neden yapamıyorum diye de çok sorguluyorum; ama bulamıyorum.

“Ne eksik de bu eksik?” diye düşünmekten yoruldum; artık düşünmüyorum.

Bu konuda hiçbir arayışım yok, aramıyorum. Ararsam bulamayacağımı biliyorum. En aramadığım anda kendiliğinden önüme sunulacağını biliyorum. Yalnızca zamanını bilemiyorum.

Ben hep olmayacak şeyleri oldurmaya çalıştım. Bunu yaparken de tonla insan öldürdüm. Bazılarında ben de öldüm, ama klişe deyimiyle darbe ala ala güçlendim. Çok arabesk oldum biliyorum; ama artık zarar görmüyorum; çünkü o duvarları indir(e)miyorum. Sarayı kurdum evet, ama en tepeye çıktığımda kulenin merdivenlerine beton ördüm. Kimseyi de içeri al(a)mıyorum. Bundan 10 sene sonra çok başarılı, istediği her şeyi elde etmiş, daha da güçlü biri olacağımı biliyorum; ama yanımda birini tutmak isteyecek miyim bilmiyorum.

Güçlendikçe özgürleşirken aslında yalnızlaşıyorum. Ve ne acı ki o yalnızlığı bile sevmeye başlıyorum. Bugün bu derece duygu yoksunuysam nedeni “duygu şelaleleri yaşarken” defalarca öldürülmem bence. Bunun sonunu göremiyorum; ama bir daha ölmeyeceğimi biliyorum.

Yine de bir açık kapı bırakıyorum: Saray çok güzel, gelsenize.

Cannes Lions 2012 / Day 2nd

Highlights from The Seminars of Cannes Lions 2012

19.06.2012 Monday

1) Adobe: Is Data Killing Creativity? / Speakers: Ann Lewnes, Jim Stengel, Jon Vein, Linus Carlsson

- Right balance between data and creativity
- Get the right people around you, ask the right questions and data will be wonderful. intuition and data make the right decisions with the right people around the table.
- The way you use data influences the creativity in a good or bad way.
- Buzz leads to conversations engagements and viral.
- People are interested with the chance of making a friend. SHARING is the best marketing.
- Put the right people on the team because every person have different abilities.
- Providing privacy is getting harder and harder because of oversharing.
- What do we need for preventing data to kill creativity?
*curiosity - always ask questions
*courage
*culture
*the people you work / put the right people to the right team

2) The Huffington Post
Tapping the Zeitgeist: The Participation Revolution, Unplugging to Recharge, and Tweeting Our Way to Compassion
Speakers: Arianna Huffington & Roy Sekoff

- We are over-connected, that makes us disconnect from ourselves.
- We should be disconnected, listen ourselves and reconnect again to create a difference on other people’s lives. Because that’s the only way you find your inner self.
- Engagement should be as important as the content. 70% of comments refers to people who posts, not to the content. Engagement should be related with the content, we must avoid being off-topic while engaging.
- Huffington Post has created a dimension on post engagement.
- Sleeping is VERY important on this matter!
- Unplug and recharge!
- There is a fourth instinct beyond search for information: that’s searching.
- We are all very clever people but we always make bad decisions, we should be disconnecting, listen ourselves and find our inner-selves.
- We do not need IQ’s, we need WISDOM!

3) JWT : Junior Worldmakers - What Can 3 Kids Teach You About Creativity?
Speakers: Caine Monroy, Jordan Casey, Adora Svitak, Jeff Benjamin

Jordan (12), Caine (9), Adora (12) are today’s brilliant kids. Their common point is doing the things they are having fun and earning a lot of money at the same time.

- Jordan is talking as the youngest app developer of the world, He just wanna keep making games. He learned programming from Youtube when he was 9. He developped an app for a band aid brand.

- Caine started his business at the age of 7. He builds an arcade by using his dad’s boxes just for having fun by himself. Then he began to sell tickets just for weekends. (4 token for 1$) One day a man who has a digital media strategy company has entered into the store and bought tickets, he liked so much that he suggests his friends to gonthere too and they shoot a flashmob for Caine’s Arcade. Video spread all over the world surprisingly fast. Caine says he’ll be doing this job as lomg as he is having fun.

- Adora is a 12 year old teacher and an activist. She wrote her first book at the age of 9.
She supports the idea of “wisdom of not knowing” a.k.a. not knowing problems, not having huge awareness about what is going on outside. She thinks that children are fearless. She says “Being childish is not a negative thing. We accomplish things by embracing them. For me this is being a kid. I learned and played so much to be like this.”

4) SapientNitro - Global Brands Vs Global Celebrities: Who’s The Smarter Marketer?
Speakers: Omar Epps, Darren McColl & Freddie Laker

- There has been a debate about brands versus celebrities over smart marketing.
- Concluded as, there is no one correct in this matter. Celebrity usage is the most effective way to sell the products YES, but this is a short term solution.
- At the end of the day celebrity sells 10 years. brands sell 100 years.
- They both have benefits for each other and must work together.
- The whole data that we have is produced in last two years, so there is a data contamination.
- Today, creating an idea is all about organizing this contamined data.

Cannes Lions 2012

Highlights from the Seminars of Cannes Lions 2012

18.06.2012 Sunday

1) GoViral - Engaging Generation Social / Speaker: Rene Rechtman

- Content is exploding, interactivity is the new media
- Justin Bieber example: sold out in one hour without any ads except from the digital
-There is no limitation on social content your brain is the limit
- There is a complete new way of thinking that we need to start engaging with.
- 90% of all online video is cpm based pre roll. 10% content
- Content side:on the content side there has to be a story again.
- Media side:we have to syndicate!!
- Services that creates interaction, experience and conversation is valuable.
- Get people talking: establish a relationship and you dont have to advertise again. (nike ex: nike has accounts on every social account, conclusion 100+ mio audience)
- Ads become assets, media spend become syndication, awareness become experiences when we compare opt out and opt in.
- We are experiencing a paradigm shift. the rules are fundamentally changing, everyone is competing at the same terms.

2) Zenith Optimedia - Live Information Is Beautiful / Speakers: Steve King, Stephen Messer & Simon Rogers

- Live information is beautiful.
- We believe story data and design equals beautiful information.
- Education, entertainment and utility builds new value into the brands.
- Since 2005, earned share increased from 24% to 47%.
- Human mind can only give attention to the seven piece of information at the same time so accurate visualization means accurate information.

3) TextAppeal CULTURE SHOCKS: Porn, Youth and Brands / Speakers: Elliot Polak &Cindy Gallop

- There are five aspects of sex in advertising : product, brand, culture, attitudes and breaking rules.
- When you use sex in advertising, is it consistent with the brand?
- Limits are different in every culture when it comes to use sex in advertising.
( example: “mastercard indecent proposal” film)

- If you want to use sex for your product, checklist should be arranged according to these:
*relevant to product
*consistent with your global brand values
*culturally relevant

- Parents are afraid to talk about sex with their children. Eventually hardcore porn become the default sex education of the world and it’s not a good thing.
- Cindy Gallop consisted her site about porn world vs real world.   (www.makelovenotporn.com)
- What blows people away is simply the fact: what everybody talks and nobody speaks about: Sex.
- Everything in life starts with how we feel about ourselves.
- Everything in advertising is about how we make people feel about theirselves with our product.
- People hate advertising in general but they love advertising in particular.
- Society has problems to have an openhead dialogue about porn and sex.
- Playboy has legitimized sex around 1920s.
- The best way to predict the future is to invent it.

TURBULANS

16 Haziran 2012 Cumartesi Saat:11.30 Istanbul - Paris ucusu

neden surekli birilerine bir seyleri begendirmek zorundayiz ve neden surekli insanlarin istedigi sekilde yasiyoruz hayatlarimizi bilmiyorum ama ben cok uzun zaman once tum bunlari biraktim. daha mutlu muyum diye dusundugumde goruyorum ki mutluyum yani ise yaramis. Simdi insanlar gozumde cok daha masum, zararsiz ve sevecen. zamaninda canima okundugu icin midir bilmiyorum ama bir ara etrafimdaki insanlar konusunda paranoyalarin kralini yasadim, herkesten her seyden alabildigine suphelendim. artik oyle degilim, daha sakin daha huzurluyum. duygusuzlastim belki ama guclendim de. kimsenin artik sana zarar verememesinin bedeli icinde kocaman duygusal bir bosluk yaratilmasiysa ben bu riski almaya hazirim dedim ve bugun oldugum yerdeyim. Ben bunlari yazarken bi yandan THY hostesi ucus guvenligi konusunda belki yuzlerce kez dinledigim yonergeleri anlattigi icin komudan uzaklasmis olabilirim ama birazdan tam olarak ne anlatmaya calistigimi anlatabilecegimi umuyorum.
hayat sana her zaman istedigini vermez. boyle bir durumda eger konu yalnizca seni iceriyorsa ne yap et onu al derim ama eger konuya baska bir kisi dahilse ve onu kendi tarafina dolayli ya da dolaysiz olarak cekmenin bir yolu yoksa uzgunum ama you have to let it go. bazen zorlamanin anlami yoktur cunku. eger zorlarsan kendinden yersin, karsindakinden  yersin, yersin de yersin yani. gercekci olalim akisina biraktiginda da bir sey degismeyecektir. hatta degisirse bunun altinda bir seyler aramani oneririm. halihazirdaki hayat sartlarin nelerse onlardan keyif almaya bak. bazilarimizin hayatlari cok guzel biliyorum ama hic kimse bunlari bize altin tepside sunmadi. hepimiz bir seyler icin savastik, ugrastik, calistik. yalnizca bazilarimizin calisma sekilleri dsha farkliydi, daha kolaydi. ama sen hayatini ot gibi gecirip oturdugun yerden birileri sana yardim etsin, el uzatsin diye beklersen uzgunum ama kaba tabiriyle “senden bi sik olmaz arkadasim”
ben mesela anlamaya calismiyorum artik, cunku biliyorum hepimiz ayni degiliz. onceliklerimiz, hayallerimiz, beklentilerimiz ve planlarimiz birbirinden cok farkli. benim hedeflerim ortalama insana gore bi level ustte, o yuzden senden daha cok calisiyorum daha cok egleniyorum daha cok konusuyorum… “her seyin cok’u” gibi yasiyorum. az olursam az’la yetinmek zorunda kalirim cunku.
klise deyimiyle hayat adil degil evet. dun gece 23.30’da Etiler’de arabanin icinde yemek siparisimi beklerken camima gelip sakiz satmaya calisan kucuk cocukla, su an bir festivale katilmak icin Cannes’a gitmek uzere bindigim Paris ucagindan ipad’le bunu yazan ben’im aramda hicbir fark yok. onu benden ya da beni ondan daha iyi yapan hic-bir-sey yok. tek bildigim her seyin boyle olmasinin bir nedeni var. bir duzen icinde karsimiza cikan olaylar var. ilahi guclerden, inanctan falan bahsetmiyorum elbette ama hepimizin farkli olmasinin bir nedeni var degil mi? onun ne oldugunu ben de hala ariyorum. sans mi? kader mi? talih mi? bilmiyorum ama baslangicta secme sansimiz olmasa da devaminda degistirme sansimiz oldugunu biliyorum. 
neyse iste dedigim gibi su an ucaktayim, ucaklari severim ama ucakta gecen zamana hep acirim. uyuyamam, canim sikilir, bazen tedirgin olurum, bazen yanimda oturan cocuk aglar. simdi de tam tersi cok sakin bir ucustayim, camdam asagi bakarken aklima ne gelirse yaziyorum. sikilmamak icin su an seni sikiyorum yani :) o yuzden bu yazinin diger yazilar gibi bir giris-gelisme-sonuc duzeni yok. bunun ne oldugunu ben de bilmiyorum, ama bu farkli. okudugun icin tesekkur ederim.
Paris’te gorusuruz! 

MRV